Çirkinliğin Çin’de bir estetik olarak vücuda gelmesi meselesi
- 26 February 2009
- Kategori: Çin'in girdapları
Uzun zaman Çin’de yaşayanların kanıksadıkları ve farkına varamadıkları bir gerçeklik de Çin’de çirkinliğe hem de olabildiğince çirkin olana çokça değer veriliyor olmasıdır.

Lafı uzatmayayım; mesela Pekin Operası: İlk elden; oldukça şaşalı bir görünümü olan bu sahne sanatında çalınan müzik, müziğe biraz aşina olanları cidden rahatsız eder. Bu operanın detone çalınan belirgin gong en sesi en sarih olanı ve en sinir edenidir. Kedi viyaklaması benzeri konuşmalar ve şarkı sözleri de cabasıdır denilebilir. Pekin Operasını Çinliler bile dinlemiyorlar. İlk geldiğimde anlamaya çalışıp pek anlayamadığım bu operanın her noktası bir acayip (sonrasında bu operayla ilgili özellikle kitaplar okudum da biraz dinginleştim). Ayrıca; dediğim gibi Çinliler bile bu Pekin Operasını seyretmiyorlar ve sevmiyorlar. Beş yıl kadar önce Çin hükümetinin aldığı karar uyarınca geleneksel kültür değerlerine sahip çıkma politikasıyla bu sahne sanatı Çin’de tekrar canlandırıldı. Ancak dediğim gibi bu operayı sevmemek için neden çok. Diğer bir örnek; oyuncuların yüzleri boyanırken ve özellikle de erkek yüzlerini çirkinleştirmek için elden ne geliyorsa yapılıyor; bu kadar mı canavar görünümlü yüzler yapılır! 5-6 yaşındaki çocuklar görse kesinlikle ağlayarak kaçar. İnsan soruyor ama yanıtını bulamıyor: “Peki zorunuz ne? Neden çirkin yapmak zorundasınız?” Pekin Operasıyla ilgili bir diğer örnek: Operadaki karakterlerden birilerinin kafasının üzerinden çıkan upuzun tüyler aynen hamam böceği gibi ve o iğrenç hamamböceğinden hiçbir farkı yok. Hatta hamam böceği doğal bir hayvan olduğu için belki bu denli itici olmaz ama bu böcek görünümlü kostüm ve yüz boyama ilk kez gören kişiyi kesinlikle korkutur. Operadaki konuşmalar, hareketler, müzik, kostüm, yüz boyama vs son derece renkli ama işte bu sahne sanatı çirkinliğin üzerine kurulmuş bir estetik; bu çok net! Hamam böceği gibi bir görünüme bürünmek ve yüzü en çirkin bir biçimde boyamak başka nasıl anlatabilirim bilemiyorum ki?
Gelelim bir insanın yüzündeki tüye ya da kıla: Kimi Çinlilerin yüzlerinde (her insanda olduğu gibi) siyah ben var. Çinli için bu benin farkıysa şu; bu ben uğurlu; ağzın etrafında, burnun yanında, çenenin etrafında vs. Cindy Crawford’ta da böyle bir ben var ancak hatun güzel, ben kimin umurunda. Ama Çinli ne yapıyor? Bakın; zaten köse olan Çinli, bu siyah benin üzerinde büyüyen kılları kesmek bir yana özellikle uzatıyor. Ama ne uzatma, uzatıyor da uzatıyor! O iki ya da üç kılı uzatabildiği kadar uzatarak iğrenç bir görüntü elde ediyor. Sorarsanız kılı uzatmanın uğuru varmış, keserse bu uğur gidiyormuş. Hadi bu kıl ayrı, ya buna ne demeli: Bazı Çinlilerse burun kıllarını uzatıyorlar. Hani burnundaki kılı “görmemiştir” vs demeyin, görmemesinin imkânı mı var, adam hiç mi aynaya bakmıyor. Mutlaka görüyor, ama o uzun burun kılını kesmeyip uzatıyor, bizim mizah dergilerinde burun kılları uzun olan karakterler çizilir ya, işte onun gerçek olanı Çin’de var. Jerzy Kosinski diye bir yazar vardı. Edebî dili çok güçlü anti-komünist herifin tekidir. Normal olmayan bir herif ve intihar ederek ölmek için de yöntem olarak acayip bişi yapmış ve banyoda kafasına naylon geçirmeyi yöntemini kullanmış. İşte böyle bir herifin hangi kitabındaydı şu an anımsamıyorum ama bir kitabında cücelerden iğrenç birer yaratık olarak bahseder. Tamamen ırkçı bir bakış! Doğrusu bu metni yazarken kendimi Kosinski’nin cücelere bakışındaki gibi görmeye başladım bir an. Ancak sözcükleri başka nasıl evirip çevirebilirim ki? Hele ki yaşlı bir suratta kocaman bir benin üzerinde uzayan üç tane uzun kılın nesi uğur olabilir? Bu olsa olsa çirkinlik abidesidir. Kosinskilik falan yaptığım yok. Yılladır burada bana garip gelen ama bir türlü alışamadığım harbi bir çirkinlik meselesi var. Ancak Çinli bu çirkinliği almış, allem etmiş kallem etmiş estetik bir değere büründürmüş. Bana da burada yazmak kalıyor işte. Bitmedi:
Farklı bir konu gibi görünse de çirkinliğin boyutunun kavranması için önemli: Örneğin yemek kokuları. Yahu, bazen bilmem kaçıncı kattaki komşumun pişirdiği yemeğin kokusu o kadar ağır oluyor ki, yeni bir apartmanda oturmama yani mimarî düzenin daha profesyonel yapılmış olmasına rağmen o pis koku ne yapıp edip benim eve kadar geliyor ve inanın abartmıyorum bazen evde durulmaz oluyor. Bu denli iğrenç kokulu bir yemeğin lezzeti nasıl güzel olabilir ki? İmkânı mı var? Hadi yine buna da geleneksel alışkanlık deyip bir çizgi çekelim ama kalkıp da akrepti, karaböcekti, acayip görünümlü mahlukatları çöp şişe batırıp yemenin ne alemi var. Zaten iğrenç kaynamış et kokuları arasında bir de bu hayvanların çöp şişe batırılıp yağda kızartılmasının kokusunu ciğerlere çekip ve bu yemeklerin hiç abartmadan söylüyorum insanı kusma hissini birebir yaşatan o ağır kokuların arasında yemek yemenin ne gibi bir lezzeti, çekiciliği, estetiği olabilir ki? İmkânı yok yahu, olamaz!

Boku daha önce konu etmiştik: Büyük baş hayvanın tezeğinin yüceltilmesi de işte başka bir örnek. Hadi tezek denen şey işe yarar bir şey, tamam anladık ama insan boku sever mi be! Adam, bokun şapkasını yapıp kafaya takıyor. Var mı ötesi! Tamam, içinde toplumsal hiciv var ama bizim memlekette bok şeklinde şapka yapılabileceği ve bunun hiciv için dahi olsa kafaya takılabileceği!!! Bu nasıl bir şey!?
Başka bir örnek: Çin’de yaşayanlar arada bir rastlayabilir: Özellikle Çin bayramlarında sokak gösterilerine çıkan yine eski Pekin Operasını andıran tiplemeler var. Bunlar bizim ortaoyunu tiplemeleri gibidir. Bir tür “İbiş” diyelim: İsmail Dümbüllü vs buna benzer tiplemeyi pek temaşa etmişlerdir. Bu İbiş kel kafalı ve şapşal suratlı ve sevimli birisidir. Ancak Çinlilerdeki bu tipleme, yine detone sesli müzik aletleri eşliğinde dans eden bir tiplemedir. Ben bu dans eden tipi Çin’de yaşadığım sürece birçok kereler gördüm. Tipleme erkek mi kadın mı belli değildir. İşin ilginç tarafı tiplemeyi yaratan kişinin cinsiyetini çözmek de çok zordur. Zaten yaşlı bir tipleme olduğu için cinsiyeti çıkarmak iyice zorlaşıyor. Tipleme aşırı kırmızı makyajlı, dudakları, yanakları rujlu, boyalı vs. Nedense iyice çirkin olsun diye öndeki tek dişi yok (bu tek diş siyaha boyanarak var ediliyor ya da diğer deyişle yok ediliyor). Yüzünde kocaman bir siyah ben var. Elde ince uzun bir pipo taşıyor. Her daim iğrenç bir şekilde gülüyor ve bir elde bez parçasını o detone müziğin eşliğinde hakikaten kötü, yani çirkinleştirilmiş bir dansla bütünlüyor. Abartmadan söylüyorum, eğer bu tipleme akşamın karanlığı bir yana, gündüz bile insanın karşısına birden çıksa kesin çok korkar. Bu tipi anlatmak zor, görmek lazım. Ancak işte tüm bu çirkinlik öylesine renkli ki nedendir bilinmez, çirkinliğin cazibesine kapılan herkes bu gösteriyi izliyor, ben de “neden bu çirkinliği seviyorlar ve izliyorlar” diye izleyenleri izliyorum, yani benim durumum da bir garip aslında, çözemediğim, tanımlayamadığım bir durum söz konusu. (Aşağıdaki fotoğraf işte bu tipleme. Ne yazık ki fotoğraf bulanık çıkmış biraz!)

Yine bu üstteki paragrafın devamı olarak: Özellikle bayramlarda yapılan bu türden gösterilerdeki kimi şarkıların irreti edici müziği sadece burada ve neredeyse yılda bir kere çalındığı için beni bile sersemce çekiyor. Müziğiyle, dansıyla, kıyafetleriyle, makyajlarıyla her şeyiyle iğrenç, kötü ve çirkin olan bu renkli tantanayı seyretmek, tanımlanamayan acayip bir duygu. Yani insan bırakıp gidemiyor. Ahmet Kaya’nın böyle, akıldan bir türlü çıkmayan boktan bir türküsü vardı; anımsayın 15 yıl kadar önce; klipte eller ekrana doğru gelerek tempo tutulurdu; “üç gün dedin, beş gün dedin, aylar oldu gelmedin” gibi sözleri olan bir türkü. Ulan bu türkü bir türlü aklımdan çıkmazdı mesela; onun gibi bişi işte. Bak, yine takıldı o türkü kafama iyi mi!

Gelelim ejderhaya: Bilindiği gibi ejderha denen yaratık hayal ürünüdür ve Çinliler tarafından çok sevilen bir yaratıktır. Şimdi, gel bir yaratık yarat ve bu yaratık çirkin olsun, korkunç olsun. Niye yahu? Neden korkunç olanı ve çirkin olanı yaratıyor bu kültür? Ejderha gibi öldüren korkunç siluetli bir yaratık neden yaratılır? Güzel olanı yaratmak varken neden çirkin olan yaratılır? Bunun yanıtını bulamıyorum ama işte Çinli severek ve beğenerek bu yaratığı yaratmış. Vay ki vay!
Maymun! Maymun dansına ne demeli? İnsanoğlu gidip de maymunu taklit eder mi yahu? Koç, aslan, kartal vs varken sen git de maymunu taklit et. Bizde “maymun gibi şaklabanlık yapma” diye bir şey bile vardır ve çok da doğrudur. Ama Çinli için maymunun dansı vardır. İnanmayacaksınız ama bu dansı hem de kimler yapıyor bili musunuz? Kung-fucular! Yaaa, ünlü dövüş sanatlarının babası olan kung-fu sporcuları maymun dansı yapıyorlar. Düşün; hayt hayt edip bir kerede üç-beş insanı yere yık, yumrukla tuğlalar kır, kafada demirden çubuklar kır ama arkasından maymun gibi dans et; ulan ne bu yahu! Gülse gülemiyor insan, ne bu? Vallahi söyleyecek söz bulamıyorum. Çinlilerin en ünlü tarihi romanlarından birinin adını “Maymun Kral” olduğunu ve yazarın maymun olan bir kralın “çirkinlik”le yaptığı savaşı konu aldığını söylesem iyice dumura mı uğrarsınız? Yahu bu “Maymun Kral”ın bir de televizyon dizisi var: Orada insan şekline bürünmüş domuz, maymun vs gibi hayvanımsı insanları görünce iyice bir donakalıyor insan. İşte anlatmak zor; görsellik ne denli kolaysa yazmak o denli zor! Artık tahmin edeceksiniz, yolu yok!
Tüm bu örneklemeler bana 80′li yıllarda ayyuka çıkan arabeski de çağrıştırdı. Haliyle arabesk de çirkin ve müzik değerinden uzak, salakça bir çala kalem müzik. İlhan Selçuk’un bu arabesk müzik hakkında 80′li yıllarda yazdığı bir yazısında, aklımda kaldığı kadarıyla; zamanında İspanya’da flamenkonun ve Arjantin’de tangonun da hakir görüldüğünü ama sonradan dünya çapında el üstünde tutulan bir müziğe dönüştüğünü ve işte buna benzer bir şekilde bizim de arabeski benimseyemediğimizi ama belki de ileride aynen flamenko ve tango gibi el üstünde tutulacağını vs yazmıştı. Ben bu yazıyı okuduğumda İlhan Selçuk gibi birisinin bile nasıl faka bastığını görmüş ve şaşmıştım; yazıda tamamıyla “ne alaka!” durumu var. Elbette zaman onu haklı çıkartmadı, o iğrenç müzik türü yok olmaya yüz tuttu ve elbette ne flamenko ne de tango olabildi. Ama işte değişime uğradı ve mesela rock yapan Orhan Gencebay ve kolanın soğuğuyla “pırrrrr” diyerek donabilen Müslüm Gürses oldu. 20 küsur yıl önce arabesk dinleyen sığır görünümlü birisine söylemiştim “neden bu müziği dinliyorsun, baksana, en basitinden çok kötü duygu sömürü yapıyorlar.” Bana, o sığır görünümüyle “olsun, sömürülmek hoşuma gidiyor” demişti. (İçinde bulunduğumuz Çin geleneksel takvimine göre öküz yılına ya da inek, sığır vs binaen sığırı hor gördüğüm için özür dilerim ama adam hakikaten sığırdı, ne diyeyim).
Bilmem ne derece doğru ama ben kısaca bu çirkinliği şöyle yorumluyorum: Bu ülke tarihten beri kalabalıktı ve insanlar tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de “var olabilmek”, “yaşayabilmek”, “karnını doyurabilmek” için herkesten daha çok mücadele etmek zorunda kalıyordu (o nedenle insanlar “Çinlilerin nasıl oluyor da bir odada sekiz kişi yaşıyorlar?” sorusunun yanıtını bulamazlar ama ben bilirim). Sıkılaştırılmış sosyal ortamlardaki büyük kalabalıklar, ister istemez yarattığı çirkinliklerin, çaresizliklerin, gözlerin kapanamayacağı gerçeklerin içerisinde yaşamak zorundaydılar. Elbette günlük yaşamda acılar olduğu kadar gülmeler de vardı ve bu gülmeler, zevkler, beğeniler bu olumsuzlukların içindeydi ve insan her şeye alıştığı gibi buna da elbette alışıyordu. Bir de insan neyi görüyorsa onu biliyor, yani zamanın Ortaçağındaki rokoko estetiği ya da Häendel’in müziği yoktu ki. Çin’in klasik müziği ya da mimarisiyse her yerde olduğu gibi yine imparatorların, seçkinlerin tekelindeydi. İşte Çinli estetiğini bu büyük kalabalıkların yarattığı çirkinler içinde oluşturmuştu ve başka türlüsü de olmazdı.
Orhan Gencebay’ın ve Müslüm Gürses’in çok eleştirilen arabesk müziklerinin artık ilahlaştırılması bizim de bu yukarıda bahsettiklerime benzer bir gidişat olabilir mi? Asyalıyız ya! Gen bu! Çeker mi çeker!