2

Nasıl mutlu olmam! Şanghay’a da Kültür ve Tanıtım Müşavirliği açılıyor. Daha ne olsun? Hamdolsun, hamdolsun!

Yakında öğreneceksiniz, benden duyun: Kültür ve Turizm Bakanımız açıkladı ki yakında Şanghay’a da bir Kültür ve Tanıtım Müşavirliğimiz açılıyor. E, zengin ülkeyiz, o işi de yapalım tam olsun! Böylece Şanghay’da kültür ve tanıtım müşavirliği olmayan ülkeler çatlasınlar… Büyük ülke demekle büyük ülke olunmuyor, açtın mı işte böyle müşavirliği, gösterirsin büyüklüğünü alimallah… Budur, buyuzdur!

Efendim, haliyle bir süre biz de ne diye yaptıysak Pekin’deki Kültür ve Tanıtma Müşavirliğinde çalıştık. Zaten bir devlet işi kalmıştı yapmadığımız onu da yaptık. Ben ölene kadar şöyle bir 15-20 meslekte daha çalışayım diyorum; yapmadığım iş kalmasın! Birkaçını yazayım; büro makineleri tamiri ve satışı, Marmaris’te pizza salonu garsonluğu, Tekirova’da otelde kasiyerlik, Marmaris’te barmenlik, Kemer’de diskoda şef barmenlik (en büyük diskosu ha!), Sultanahmet’te resepsiyonistlik, medyada bulmaca yazarlığı, kitap tanıtımı, yayınlara kültür-sanat yazıları, Antalya’da film festivali organizatörlüğü (boru değil; Antalya Altın Portakal’dan bahsediyorum), İstanbul’da yönetmenlik, video klip kameramanlığı (mesela Edip Akbayram diyeyim), inşaat işçiliği, internet kafe işletmeciliği, yurtdışında haber ajansı temsilciliği (şu an iştigal ettiğim; ancak şunu belirteyim gazeteciliği 20 yıldır yapmaktayım), editörlük, televizyon yayın kurulu üyeliği, televizyonda program sunuculuğu (Oktay Sinanoğlular, Muazzez İlmiye Çığlar, İsmail Tunalılar, Erol Manisalılarla falan vs) ve daha liste uzar da uzar. Hah, işte bir de kalktık bunlara renk ve çeşni olsun diye memleketten 8 bin km uzakta müşavirlikte çalıştık. Bana kaldı ya Türkiye’nin kültürü tanıtımı; onu da yapacağım! Halbuki yapsam ya gazeteciliğimi ya da işte mezun olmuşum paşalar gibi güzel sanatlardan, yapsam ya yönetmenliğimi! Oooh, fıstık gibi kızlar etrafta, para felan, popülerlik! Hani kendimi övmüş olacağım ama yani öte beri değil; güzel sanatlar fakültesinin sinema televizyon bölümünde öğrenim görebilmek için özel yetenek sınavıyla binlerce kişi arasından seçildik beh! Bu yönetmen olma heyecanına, dördüncü ve son sınıftan terk eylediğim üniversitenin Turizm İşletmeciliği bölümünü bırakarak gelmiştim! Halbuki benim neyime devlet işi! Turizmden anlarız, kültür-sanattan anlarız, yap o işlerden birini işte! Yok, heyecan olsun, torba dolsun…

Neyse, kısaca diyeceğim şu ki devleti de yakinen tanımış olduk. Bu uzun bir yazı olacak. Olsun anasını sattiiim. İsteyen okur isteyen okumaz.

Devletin nasıl işlediği konusuysa bana küçükken izlediğim bir filmin bir sahnesini de hatırlatmıştır. O filmin o sahnesini hiç unutmam ve bana yaşamda hep ders olmuştur! Kısaca şunu söyler; “küçük diye bakmayın, bir örnektir ve profesyonelce yapıldığında her iş yapılır.” Yani bir işi küçümsememek ve ne kadar küçük olursa olsun ciddiye almak lazım. Küçük, büyüğün örneğidir. Aynıdır, benzeridir. Bakkalı iyi yönetmekle, dünyanın en büyük süpermarketini yönetmek arasında aslında hiçbir fark yoktur ve önemli olan kurumu başarılı yönetmektir… Şimdi filmin konusu olabildiğince kısa aktarmaya çalışayım. Film -sanırım- 1’inci Dünya Savaşından: Esirlerle dolu bir savaş uçağı Kuzey Afrika’nın çölüne mecburi iniş yapar. O andan itibaren yaşamda kalmak için hem esirler, hem de bu esirlerden sorumlu askerler birbirlerine gebedirler. Haliyle yiyecek ve en başta da içecek sıkıntısı var. Zaman aleyhte işliyor. Komutan esirler içinde bir uçak mühendisi olduğunu ve onun uçağı tamir edip kaldırabileceğini öğreniyor (ya da daha önceden biliyor). Karşılıklı konuşmalar, psikolojik denemeler nihayet anlaşmalar vs sonunda uçak mühendisi uçağı tamir edip kaldırabileceğini söyleyip çalışmalara başlıyor. Mühendis uçağı tamirle uğraşırken, komutan hayatta kalma umutlarını tamamen söndüren bir haber alıyor. Esir uçak mühendisinin aslında bildiğimiz uçak mühendisi değil de yapma yani maket uçaklardan anlayan bir mühendis olduğunu öğreniyor ve tüm umudunu bağladı bu kişiye karşı inanılmaz hiddetleniyor. Nasıl hiddetlenmesin, çölün ortasında hayatta kalmanın tek yolu uçağı kaldırmak. O uçağı da kaldıracak tek kişi de esirler arasındaki uçak mühendisi ama o da fos çıkıyor. Komutan o hırs ve çaresizlik içinde mühendisin yanına gidiyor. Komutan handiyse adamı öldürecek. Ama mühendis kontrolü alıyor eline ve açıklıyor. “Bakın” diyor “bu iş mühendislik işidir. Benim işimdir. Benim bu uçağı kaldırmamla maket uçağı kaldırmam arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de mühendislik ve bilgi işidir. Ben her ikisini de tamir ederim ve kaldırırım vs.” Komutan mecburen sakinleşiyor ve beklemeye başlıyor. Ve bir süre sonra umutlar neredeyse bitmişken bizim mühendis uçağı gerçekten tamir ediyor ve kaldırıyor. Böylece herkes kurtuluyor.

Bunu neden yazdım? İki nedenden ötürü: 1. Ben küçük bir kurumda çalışarak devletin nasıl işlediğini gördüm. Yani, devletin nasıl işlediğini görmem için illa ki Ankara’da bir devlet dairesinde 10 yıl dirsek çürütmeme gerek kalmadı. Elbette yine de her ikisi arasında çok fark vardır ama önemli olan verileri ben aldım. Devletin nasıl işlediğini anlamak için Ankara’da yılları vermeye gerek olmadan, yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi önemli olan uçağın nasıl uçacağı gerçeğini bilerek devletin nasıl yönetildiğini kaptım! Böylece küçük bir yerdeki işleyişe bakıp, büyük bir yerdeki işleyişin içeriğini anladım. 2. İkinci şık ise “bir mesleğin hakkını vermek”tir. Yani herkesin kendi işini yapmasından bahsediyorum. Buna da en güzel örnek Çetin Altan’dan bir sözdür. Özelikle Çetin Altan diyorum çünkü adamın dilini severim. Her ne kadar son 10 yılda onun toplam 5 yazısını bile okumadıysam bile 90’lı yıllara kadar tüm kitaplarını okudum (eskilerini, yasaklananlarını, baskısı yapılmamış olanlarını vs sahaflardan, eşten dosttan gittim, buldum, aldım, okudum. Dili çok kuvvetlidir). Artık Çetin Altan (belki de yetiştiremediği çocuklarından ötürüdür) benim için önemini kaybetti ama dediği birçok lafı, örneği vs aklımdan hiç çıkmaz. Bunlardan biri de şudur: “Mesleksiz toplumuz” der. Yani insanlarımızın mesleği olmadığına vurgu yapar. Bam teli budur: “Ne iş olsa yaparım abi!”nin Çetin Altan’daki sadeleşmiş halidir “mesleksiz toplumuz” lafı. Aynen uçak mühendisinin yaptığı gibi, işi bilen kişi uçağı kaldırır… Bu “meslek” meselesine aşağıda geleceğim.

Evet, devleti gördük netekim. O nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki “ülke olarak neden ilerleyemiyoruz”u ben artık biliyorum… Gelelim iki ülke farkına yani Çin ile Türkiye arasındaki farka. Çin ile Türkiye arasına Çin!’de yaşayan Türkler birçok örnek verebilir. Ancak şu benim vereceğim örneğe bir bakın hele: 6 yıldır Çin’de yaşayan biri olarak şu gerçeği gördüm: “Türkiye’de insan daha ileridir ama devlet insanın gerisindedir. Çin’de ise devlet ileride ancak insan geriden gelir.” Bunu çok basit şekilde örnekleyeyim. Mesela ilk kez ülkemize gelen bir yabancı, Türklerin hiç de kafasındaki gibi olmadığını görünce çok şaşırır ve uzun bir süre de Türkiye’de kaldıysa bir çok dost bile edinir. Gerçekten de hangi görüşten olursa olsun okuyan, Türkiye’de yaşayan insanın insanî özelikleri önde, dünyanın her ülkesine gidip iş yapan, çalışkan, sıcakkanlı vs gibi artık yazmaya gerek olmayan bildiğiniz niteliklerimiz vardır. Her ne kadar ülkemizde 12 Eylül sonrası insan kirlenmesi doruğa çıktıysa bile Türk olarak genel özelliklerimiz böyledir. Ancak devlet yönetim biçimi Türkün yapısına uymaz, o daha geridedir. Devlet bir türlü atması gereken adımları atmaz, atamaz. Öyle ya da böyle Türk devleti Türk insanından geridir. Mesela bin bir zorlukla çıkardığı yasalara insanımız bir günde alışır. Hadi buna da bir örnek vereyim: Şu Türkiye’de her kente bir telefon kodu numarası işini PTT bir yıldan daha kısa bir süre içinde Türk insanına sunmuştur. Ancak bu durum Almanya’da böyle olmamış. Almanya, bizim bu işi bir yıldan daha kısa bir süre içinde kotaracağımızı sandığımızı görüp; “biz de her ile bir kod vereceğiz ama bunu topluma anlatmak için 10 yıldan bu yanadır çalışıyoruz” demişler ve bize de “yapmayın, hata ediyorsunuz” falan feşmekan diye akıl da vermişlerdi. Ama bizim PTT (O zamanlar telekom melekom yoktu) bir yıldan çok daha kısa bir sürede bu kod işini bizim halka sundu ve biz Türkler de ertesi gün sanki yıllardır kodlu yaşıyormuşuz gibi bu işin altından kalkıverdik. Yani Almanya’nın 10 yılda becerdiğini biz bir yıldan daha kısa bir süre içinde becermiştik; işte Türk! Aslında Almanya’nın yaptığıydı doğru olan ama işte biz de Türk’tük. Hap gibi yuttuk ve başardık. Bu da bizim devletin (doğrusu belki de işte 10 yıl bile olmasa belki yıllar öncesinden yapması gereken bir işti) hantallığını ama aynı zamanda da bizim insanımızın kapasitesini gösteren bir örnektir ve yaşamın tam içinden verilen önemli bir örnektir.

Ama Çin’deyse bu terstir. İşte Çin değil benim herkesin gözü önünde haldır haldır yürüyor, uzaya çıkıyor vs. Çin, dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi. Haliyle Çinli, devletin bu hızına nasıl yetişsin: Son 10 yıldır yüzde 10 büyümeyle dünyanın en hızlısı… Çin’de yaşayan her Türk şahittir; Türkiye’den gelen dostlarımız “ya ben en son 5 yıl önce gelmiştim, burası amma değişmiş tanıyamadım” ya da “ilk kez geliyorum, ben böyle bir yer göreceğimi hiç ummuyordum” vs demezler mi? Bu örnek bile yeter. Düşünün Çin devleti öyle merkezler, yerleşim yerleri, öylesine devasa iş merkezleri, gökdelenler yapıyor ki haliyle bu hıza Çinli yetişemiyor. Mesela yaz aylarında, o şık ve lüks alış veriş merkezinin önünde sanki dağ başında yürürmüş gibi elinde yelpazesi, ayağında şıpıdık terlikleri (nedense çoraplı), üstündeki tek parça fanilası yukarıya sıyrılmış Çinli ne demektir? Hadi o ayrı, oraya bir “haaarrk” diye tükürmesi, hatta ve hatta bir güzel sümkürmesi neyle açıklanır? Koca Çin devleti ona dünyanın en büyük ülkesi olma fırsatını sunarken, o ise karısının bacalarını löp diye açıp kaldırımda oturmasıyla hiç ilgilenmez ve (not düşmek lazım; ne yazık ki bu bacak açma işini yaşı geçmiş olanlar yapıyor, genç kız olsa “hadi neyse” diyeceğiz de!) karısına dönüp “hanım hanım, dünyanın en hızlı büyüyen ülkesiyiz artık toparlan da otur” demez. İşte Çin ile Çinli ve Türkiye ile Türk arasındaki farklara en bariz ve net örnekler bunlardır.

Şimdi gelelim meseleye. Neydi? Şanghay’a da bir Kültür ve Tanıtım müşavirliğimiz açılıyordu. Eveeeeet, ilk elden duyunca kulağa çok hoş geliyor gerçekten. Türkiye’nin Pekin’den sonra Şanghay gibi bir merkezde de müşavirliği olacak. Vay be!

Şimdi, benim bir sürü sorularım var. Hiç lafı uzatmadan ben bunları sanki devlete, bakana ya da bakanlığa soruyormuş gibi sıralamaya başlayayım (kimi yerde tekrar var gibi gelse de aslında değildir):

1.      Neden Şanghay’a da bir Kültür ve Tanıtma temsilciliği açıyoruz?

2.      Bu temsilcilik Türkiye’ye ne kazandıracaktır?

3.      Pekin’deki müşavirlik yetmiyor mu?

4.      Pekin’deki yetmiyorsa, Pekin için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

5.      Pekin’deki yetiyorsa o zaman Şanghay’a neden açıyorsunuz?

6.      Hem Pekin’de hem de Şanghay’da iki ayrı müşavirlik açacak kadar zengin bir ülke miyiz? Daha önce Pekin’de çok iş mi yapıldı da Şanghay’a bir tane daha açıp, o çok işlere daha çok işler eklenecektir? (ek soru; Çin’deki diğer zengin ülkelerden kaçının büyükelçililerden ve konsolosluklardan ayrı birimlerde açtığı Kültür ve Tanıtım müşavirlikleri var? Var mı?

7.      Pekin’de 6 yıldan beri açık olan müşavirliğimizden elde ettiğimiz başarılarımız nelerdir? Bir vatandaş olarak sorsak; Pekin’deki müşavirliğin aylık, yıllık ve 6 yıllık toplam tüm harcamaları ne kadardır? Yani Pekin’de şu ana kadar toplam iki müşavir görev almıştır ve 6 yılda toplam tüm harcamalar için ne kadar harcanmıştır? Hatta, Halkın vergileriyle ödenen bu paralarla şimdiye değin neler yapılmıştır?

8.      Mesela Çin’de yıllardan beri bitmez tükenmez bir vize sorunu vardır? Pekin müşavirliği bunu çözmek için 6 yılda ne gibi adımlar atmıştır. Bu sorun çözülmeden Çinli turist sayısında artış olabileceği öngörülmekte midir? Eğer çözülemeyecek gibiyse müşavirlik açmaya gerek var mıdır? Müşavirliğin görevleri arasında Türkiye’ye gidecek turist sayısını da artırmak var mı? Vize sorunu onun ilgi alanına girer mi? Girmezse o zaman ne işe yarar?

9.      Nicelik olarak turist sayısını artırmak görevlerden biriyse niceliğe de bakılmakta mıdır? Nitelik olarak da çalışmalar yapılmakta mıdır?

10. Çin’den Türkiye’ye doğrudan uçan sadece THY vardır. Çinlilerin ülkemize kara ya da deniz yoluyla gidemeyeceğine göre uçak sefer sayısını artırmak için müşavirlik ne gibi adımlar atmıştır? Bu da müşavirliğin iş alanlarından biri midir? Eğer bu sorun çözülemeyecekse Pekin’de hatta Şanghay’da müşavirlik açmaya gerek var mıdır?

11. Müşavirlik, Çin’deki Çin Sivil Havacılık tarafına ziyarette bulunmuş mudur? Bu kurumun başkan ya da başkan yardımcılarından biriyle görüşülmüş müdür?

12. Bakanlık düzeyindeki Çin Turizm Müdürlüğü ziyaret edilmiş midir? Başkan ya da başkan yardımcılarından biriyle görüşülmüş müdür?

13. Hiç Çin tarafındaki Çin Kültür Bakanlığı tarafı ziyaret edilmiş midir? Başkan ya da Başkan yardımcılarıyla görüşülmüş müdür?

14. Bu kurumlarla ortak projeler geliştirmek için ne gibi adımlar atılmıştır? Bunlar müşavirliklerin görevleri arasında mıdır? Değilse görevi nedir?

15. Büyükelçiler yurtdışında Türkiye’yi zorunlu olarak resmi ve üst düzey anlamda temsil etmektedirler. Müşavirlik çalışanlarıysa yarı resmi olabildikleri gibi ülkemizi her düzeyde temsil eden, her yerde var olabilen kişilerdir. Kısaca, bir anlamda büyükelçilerden daha fazla ortalıkta olan ve her düzeyde kişi ve kurumla sıkça görüşen kişilerdir. Böyle olduğuna göre, bakanlıklar bu denli önemli olan kişileri bu görevlere nasıl hazırlarlar?

16. Herkes müşavir olabilir mi? Ya da olmalı mıdır? Mesela 6 yıldır açık olan Pekin temsilciliğinde çalışanlar ülkemizi temsil yeteneğine haiz kişiler midir? Bu kişiler hangi kıstaslara göre belirlenmiştir? Bakanlık çalışanları arasından seçilen bir müşavir, Türkiye’yi ne kadar temsil etme hakkına ve birikimine sahiptirler? Açılan bu müşavirlikler ve tüm masraflar ve harcamalar Türk vatandaşlarının vergileriyle ödendiğine göre “yurtdışında Türkiye’yi ve Türkleri temsil etme” sıfatı gibi önemli bir konuma getirilen kişiler neye göre müşavir olmaktadırlar? Sadece bakanlık çalışanı olmak yeterli midir? Bakanlık yurtdışına temsilci gönderebilecek kişileri yetiştirebilen kurumlar olma görevini de mi üstlenmişlerdir? Kültür ve Turizm Bakanlığı aynı zamanda bir tür eğitim kurumu mudur?

17. Müşavirlikler ve müşavirler attıkları her adımdan nereye kadar sorumludurlar? Mesela eğer bir fuara katılınırsa, Türkiye’nin ucuza yaptırılmış reklam panosu bir kişinin kafaya düşmesinden sorumlu mudurlar? Ya da ofisten çıkıp eve gidileceği zaman binilecek olan taşıtın niteliği, Türkiye’yi yurtdışında temsil etme konusunda nereye kadar önem taşır? Temsilî hatalardan “müşavirler mi yoksa müşavirleri yurtdışına yollayan bakanlık yetkilileri mi sorumludurlar?” sorusu ise aslında en önemli soru değil midir? Bunlar hafif sorulardır, daha da ağır olabilecek soru(n)ların sorumluları müşavirleri yurtdışına gönderen bakanlık çalışanları ve bakan değil midir?

18. Müşavirleri yurtdışına göndermedeki ölçüt nedir?: “Müşavirlerin meslekleri nedir? Gidilecek ülke hakkındaki bilgi birikimi ne kadardır? Genel kültür ile derinlemesine kültür birikimi var mıdır?”

19. Mesela Çin’e gelecek bir müşavir seçmede “Sen iyi bir muhasebe müdürüsün, seni 3 yıllığına Çin’e gönderelim” ya da İspanya’ya gidecek olan bir müşaviri seçmede “sen özel kalemde iyi çalıştın, hadi bakalım 3 yıllığına Madrid’e” mi denilmektedir? Bakanlıktaki peyzaj mimarı ya da personel müdür yardımcısı da günün birinde yurtdışında müşavir olabilmekte midir? Yurtdışındaki müşavirlikler bakanlıkta iyi çalışmış bir elemana verilen bir tür hediye midir, yoksa Türkiye’yi yurtdışında gidilen ülkede “temsil” yetisi olan kişiler midir?

20. Bu kişiler bir ülkeye gönderilirken o ülke hakkında bilgisi olup olmaması bir yana, o kişiyi o ülkeye göndermede belirleyici olan kişiler o ülkeleri bilen kişiler var mıdır? Mesela benim yaşadığım ülke olan Çin’i Bakanlıkta kimler ne kadar bilmektedir? Gelen müşavirler ise Çin’i bilmektedirler mi ki Çin’de müşaviri olmayı kendilerine haiz görmektedirler?

21. Bakanlık içinde müşavirliğe nasıl bakılmaktadır? Çalışanlar, yurtdışına gitmekte isteksiz midirler yoksa (sözüm meclisten dışarı) her yerde olduğu gibi torpil var mıdır?

22. Mesela bakanlıkta işini iyi yapan bir Kütüphaneler Genel Müdür Yardımcısı Çin’e müşavir olarak gönderilmek istenirse, bu görev bu kişiye ceza mıdır hediye midir? O kişi, kütüphanede sorumlu olan bir olarak işini iyi yapıyorsa neden o görev üzerinden daha çok desteklenmemektedir de Çin’e gönderilmektedir? (Yoksa bir bakanlık çalışanı yurtdışına gönderilirken işini kötü yaptığı için mi Çin’e gönderilir? İşini kötü yapıyorsa o zaman yurtdışında Türkiye’yi nasıl olumlu tanıtacaktır?) Kütüphane görevlisi görevini iyi yaptığı için yurtdışına gönderiliyorsa, bu; “kütüphaneciliği iyi yapıyor o zaman Çin’de tanıtım ve kültürü de iyi yapacağı gibi Türkiye’yi de iyi temsil eder” anlamına mı gelmektedir?:Türkiye’yi yurtdışında tanıtım yapmak için yapılan seçimde mantık bu mu olmalıdır? Kütüphanelerde bölümünde görev yapan kişi Çin’e gönderilecekse bu aynı zamanda kütüphaneler bölümü için kötü bir iş değil midir? Mesela kütüphaneler bölümü kötü bir iş midir ki o kişi oradan alınıp Çin’e gönderilmektedir? Türkiye’yi yurtdışında tanıtacak kişi bakanlıktaki her hangi bir görevdeki kişinin yapabileceği bir iş midir? Bakanlıkta bir bölümde çalışan kişi başka bir bölümde de çalışabilmekte midir? Mesela Bakanlığın peysaj mimarı bir süre sonra personel müdürlüğü de yapabilmekte midir?

23. Bakanlığın, yurtdışındaki müşavirliklere atayabileceği kişiler için neden aslî mesleklerden seçilmezler? Yani kültür-sanat–tanıtım işinin Türkiye’de bir okulu ya da bu işi yapabilecek kapasitede kültürlü kişileri yok mudur? (Bu soruyla birlikte işte yukarıda değindiğim Çetin Altan’ın, o “mesleksiz toplumuz” lafını neden önemsediğimi de açıklamış oldum. Hâlâ anlamayan varsa, lütfen anlamayanlar anlayanlara sorsun)

24. Bunca sorudan sonra biraz daha soruları genelden özele indireyim. Çin’de yaşadığım için bu soruları soruyorum: Mesela artık Pekin’i geçtik ama Şanghay’a gelecek müşavir Çince’den anlar mı? Hayatında kaç kitap okumuş, kaç kere tiyatroya gitmiş, kaç halk müziği çalgısını görmüş, kaç tane Çinli ve Batılı klasik müzik bestecisini dinlemiştir? İsmail Dümbüllü’nün kavuğunu bilir mi? Buna benzer bir kavuk Çin’de var mıdır yok mudur bilir mi, bilmese bile araştırır mı? Mao Zıdong’un kaç kitabını okumuş? Mao’nun Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarından kaçının Türkçe’ye doğrudan Çince’den çevrildiğini bilir? Hong Kong’un da aslında ana karaya katıldığından haberdar mıdır? Hong Kong’un da aslında kendi müşavirliğine bağlı olduğunu bilir mi? Ya Tayvan’ın? Türkiye ve Çin kültürlerinin ortak değerleri konusunda söyleyecek neyi vardır? Çay’ı bilir mi? Çin Seddi onun için ne ifade eder? Atatürk devrimlerinin Çin devrimine etkisi hakkında söyleyebilecek birikimi var mıdır? Bu ve buna benzer daha çok çoğaltılabilecek sorularla kişinin kültür birikimi ölçülmüş müdür ve hatta ölçenler kimlerdir ve neye göre ölçmüşlerdir?

25. Doktor, inşaat işçiliği yapabilir mi? Veteriner, bale yapabilir mi? Tütün işçisi elçilik kâtibi olabilir mi? Çımacı, aşçılık yapabilir mi?.. Sağlık Bakanlığımız doktorları tayin ederken doktor değil de tır şoförü mü gönderiyor? Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenleri tayin ederken öğretmen değil de televizyon tamircisini mi gönderiyor? Dışişleri Bakanlığı yurtdışına gidecek elemanları, inşaat mühendislerinden mi seçiyor? Yurtdışına giden askerî ataşeler, asker midir yoksa mermer ustası mıdır?… Bu saydığım kurumlar yanlış mı yapıyorlar? Bu kurumlar yanlış yapıyorlarsa neden uyarılmıyorlar? Neden Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yaptığı gibi kendi kurumları içinde çalışanlardan seçilmiyorlar?

26. Kültür Tanıtma müşavirliğine seçilen kişiler bakanlık çalışanları arasından seçilip gönderilmesi ne derece doğrudur? Bu, bir tür ulufe dağıtmak gibi değil midir? 3 yıllığına seçilip gelen kişi hasbel kader Çin ve Çinliler hakkında bir şeyler öğrendikten sonra neden merkeze geri çekilir? O kişi 10 yıl sonra mesela Kanada’ya mı gönderilir? Bu kişiden Türkiye’nin tanıtımı konusunda ne gibi bir verim beklenebilir?

27. Hap gibi bir lokmada alınamayacağı kesin olan “kültür” olgusu nasıl oluyor da bir bakanlık çalışanı tarafından alınabiliyor?  Bu doğru bir seçim mi? Kültür ve Turizm Bakanlığı da müşavir olarak gönderilecek kişileri özel bir test ve sınava tabi tutsa kötü mü olur? Şöyle ki (mesela):

a.      Kültür ve sanat adamlarının oluşturacağı bir jüri, birkaç elemeli sınavdan sonra müşavir olarak yurtdışına gönderilecek kişileri seçseler. Bu jüri üyeleri bakanlığın belirleyeceği yazar, ressam, sanat tarihçisi, halk sanatçısı, emekli büyükelçi, yönetmen, tasarımcı vs mesleklerinden oluşan kalabalık bir gruptan olsa kötü mü olur?

b.      Müşavir olmak isteyenlerde (mesela) en az 40 yaş, üniversitelerin sanatla ilgili bölümlerinden mezun olmuş olma, yurtdışında bulunmuş, yaşamış vb özellikler aransa kötü mü olur? Hatta bu niteliklerin hiç birine haiz olmasa bile, kendisine örneğin Tahran’a, Moskova’ya ya da Tunus’a gönderilecek müşavirlik konusunda güvenen kişiler de sınava tabi tutulamazlar mı?

c.      Büyükelçiler nasıl hasbel kader seçilmiyorlarsa, aynı şekilde Türkiye’yi her anlamda temsil edecek Kültür ve Tanıtım müşavirleri de tıpkı büyükelçiler gibi temsil niteliğine haiz kişiler olması doğru olan değil mi?

d.      Hatta ve hatta daha da ileriye gideyim: Şimdiye değin yurtdışında Kültür ve Tanıtım müşaviri olmaları için mesela Zülfü Livaneli’ye, Nuri Bilge Ceylan’a, Rengin Gökmen’e, Özdemir İnce’ye, Enis Batur’a, Yaşar Kemal’e, Adalet Ağaoğlu’na, Metin Akpınar’a, Tuluyhan Uğurlu’ya, Yahşi Baraz’a, Balkan Naci İslimeli’ye, Ömer Uluç’a, Müjdat Gezen’e, Erkan Oğur’a, Filiz Ali’ye vesaire, vesaire vesaire ve vesaireye teklif götürülmüş müdür? Ülkemizde binlerce yetişmiş olan aydın, kültür insanı, sanatçı, heykeltıraş, ressam, yönetmen, oyuncu vs varken ve bu insanların ülkemizi fazlasıyla temsil edebilecekken, bakanlık çalışanlarını kültür ve tanıtım kişileri olarak yurtdışına göndermek kime yarar? Herkes kendi işini yapsa olmaz mı? (Çetin Altan’ın lafını yine anımsatayım!) Sen, ben, o; doktorluk, veterinerlik, kasaplık, taksi şoförlüğü yapabilir miyiz? Neden “yurtdışında ülkemizi temsil etmek” gibi yüksek bir sıfatı bir bakanlık çalışanına veririz?

28. Yukarıda yazdığım kişilere teklif götüremezseniz eğer? Üniversitelerin kültür, sanat bölümlerinde okuyanlar boşuna mı okuyor? Ya da müşavir olarak gönderilen kişilerin okudukları üniversiteler boşuna okunmuş yerler midir?

Gelelim daha net bir bakışa:

Her şey bir yana;

1.      Bakanlığın yurtdışına gönderdiği kişilerin yaptığı her türden eksiklik, hata, iş yapmama, kötü iş yapma vb gibi olumsuzlukların sorumlusu kesinlikle kültür ve turizm bakanlığınındır ama yurtdışına müşavir olarak gönderilen kişilerin değildir. Çünkü bu iş onların işi değildir.

2.      Bakanlık, yurtdışına gidecek müşavirleri bakanlık içinden seçmektedir ve diğer seçilemeyenler de “bir gün olur ben de giderim, dur hele sabredeyim” mantığıyla bu müşavirlik işine bakmaktadırlar. Bunun aslında böyle olmadığını anlatmaya kalkarlarsa, ben külahımı değil İsmail Dümbüllü’nün kavuğunu gösteririm; oraya anlatırlar.

3.      Kültür ve Turizm Bakanlığındaki mantık “zengin gelin-zengin damat dışarıya gitmesin, biz kendi içimizde everelim” mantığıyla aynıdır. Bakanlık içinden seçilen, işlerinde başarılı olan ama Çin’de, Japonya’da, Kanada’da, Polonya’da tanıtması için hiçbir yetkinliği olmayan kişilerden Türkiye’nin tanıtılması beklenir! Bu olur mu? Olmuş mudur?

4.      40 dolayındaki yurtdışındaki müşavirlikler şimdiye değin ne gibi projelere imza atmışlardır? Bıraktım hadi ben diğerlerini, ben 6 yıldır Çin’deyim ve 5 yıldan fazladır açık olan Pekin’deki müşavirlik ne gibi bir tanıtım projesine imza atmıştır?

5.      Türkiye’nin yurtdışında sanırım 40 müşavirliği var. Müşavirler 3 yılda bir değişiyorlar. Bu durumda kaba bir hesapla bir memur, çalıştığı 25 yıl boyunca bu 40 müşavirliğe bir şekilde gidebilmesi şansı doğuyor. Bakanlık, Ankara’da ortalama 1000 dolar maaş verdiği memuruna, yurtdışına gittiğinde ortalama 5-6 bin dolar maaş verdiğinde, bu dengesizlik ücret ödeme sisteminde o kişiden ne beklenir? Oslo’daki adamdan ne beklersin? Paris’teki, Çin’deki, Tokyo’daki müşavirden ne beklersin? Olur mu? Olmuş mu?

SİZE:

Yukarıda saydığım ve daha çok soruların sorulacağını sandığım sorular vergisini veren her Türk vatandaşının sorması gereken sorular değil midir? Bakanlıkların internet sitelerinde de yer alan “bilgi edinme hakkı” bölümünü hanginiz kullandınız? Resmi kurumlara soru sorduğunuzda bir vatandaş olarak bakanlıkların sizi yanıtlama zorunluluğu olduğunu kaçınız biliyor?

ÇİN’DEKİ TÜRKLERE:

Yukarıda yazdığım sorular Çin’de yaşayan Türkleri de ilgilendirmekte midir? Eğer ilgilendiriyorsa o halde vergisini veren, her seçimde oyunu atan ve askerlik vazifesini yerine getiren siz Çin’de yaşayan Türk vatandaşları, bizleri yurtdışında temsil eden kurumlara karşı sorumluluğunuzu yerine getiriyor musunuz? Onları sorgulayıp, denetleyebiliyor musunuz?

VE AYRICA:

Şanghay’a atanacak müşavir ne ola ki?

YORUM “Nasıl mutlu olmam! Şanghay’a da Kültür ve Tanıtım Müşavirliği açılıyor. Daha ne olsun? Hamdolsun, hamdolsun!”

neva gibson :

yaznınızda kıtap tanıtımı kultur sanat yazıları ıle mesgul oldugunuzu yazmıssınız pekı sorabılırmıyım acaba onları bu turkceyle bu dılbılgısıyle mı yazdınız…korkunc bır yazı olmus….bıtakım bılgıler vermeye calısmıssınız ama pek olmamıs galıba…

Levent Ulucer :

Yazınızın doğru Türkçe ile yazılışı şöyle olmalıydı:
“Yazınızda kitap tanıtımı, kültür-sanat yazılarıyla meşgul olduğunuzu yazmışsınız. Peki, sorabilir miyim acaba; onları bu Türkçe’yle, bu dil bilgisiyle mi yazdınız? Korkunç bir yazı olmuş. Bir takım bilgiler vermeye çalışmışsınız ama galiba pek olmamış.”

Adını saklayan “sen” blog okuyanım. İlkin, “gerçek” adınla buraya yaz: Başka bir adla değil, “başkasının adına” hiç değil!

Yine de senin için zamanımı harcayayım ve seni aydınlatayım: “Devrik Cümle” denilen kavram Türkçe dilbilgisi kuralları içinde vardır, bir araştırıver. Bu yazı benim tarzımdır ve yazıyı okuyanın dikkatini daha çok yazıya yoğunlaştırır. Diğer bir açıklamayla; yazıyla ilgisi olmayan için sıkıcıdır ve bırakıp gider (dikkat edersen zaten yazı uzun ve herkesi ilgilendirmez), bu yazıya yazmamın amacı ilgili kişilerin tekrar tekrar okumasını sağlamak ve ne dediğimi anlamasını istemektir. Zaten anlayan anladı…

Başka eleştiri?

Mesaj Bırakın!