Kurtarıcı Moğolistan yazısı

Züğürt hesabı; parası biten eski defterini açar kimden ne kadar alacağını hesaplarmış. İşte benimki de biraz o hesap oldu. Buraya yazı yazacak kadar zaman yaratamayınca, “acaba ne yapayım” diye ne zamandır düşünüyordum. Neyse aylar önce Hürriyet’e gönderdiğim bir yazı, bir süre önce yayımlanınca kurtarıcım oldu.

Ancak yazım aslında çok daha uzundu ve haberdeki fotoğraflar da bana ait değil. Belki yolda düştü belki de yetersiz kaldı, bilemiyorum! Artık başka bir vesileyle yazının tamamını ve fotoğrafları görebilmeniz umuduyla…

Yazı burada:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11463798&p=2

Dünyanın doğusundaki Çin ile Türkiye’nin doğusundaki Ağrı’nın kaderleri!

agri-istanbul-nisan-basi-2009-004

Ağrı’daki en bilinen cadde, en fiyakalı cadde. Adı her yerde olduğu gibi; Cumhuriyet Caddesi! Bu fotoğraf seçim sonrası ilk olayların çıktığı günün ertesinde Cumhuriyet Caddesinde çekildi. Fotoğrafta caddenin sağında yer alan “RODİ” adlı reklam tabelasının hemen altında eğilmiş olan kişi, mağazasının tamamen kırılan vitrin camını değiştiriyor. Sol tarafta da görüldüğü üzere tüm kepenkler kapatılmış durumda. Sonraki günlerde de olaylar oldu. Daha çok iş yeri tahrip oldu, arabalar yakıldı vs vs

Biri Dünyanın doğusundaki Çin, diğeriyse memleketimin doğusunda kalan Ağrı! Her ikisinin değişmez kaderleri var; Çin umutlu ve mutlu, Ağrı’ysa umutsuz ve mutsuz! Çin, kaderini kendisi çizdiği için geleceğe güçlü bakıyor ancak Ağrı’nın kaderindeyse bu böyle değil. devamı…

Bu tek fotoğraftaki binlerce farkı bulun (Ya da hiç arama, fotoğraftaki emperyalizmi oku)

Olimpiyatların bitmiş olması, haliyle benim geç kalmış olan bu yazıyı yazmamı engellemez.

iraklilar-1

Olimpiyatlar harala gürele bir organizasyon olduğundan Pekin’de birçok önemli ayrıntı gözden kaçtı. Bunlardan biri de işte yukarıdaki bu fotoğrafta. Bir Çinli gazetecinin çektiği bu fotoğraf basit ama olimpiyatların en güzel fotoğrafıydı. Hiçbir estetik değer, güzel kadraj, fotoğrafçılık birikimi, imaj gibi kaygılar taşımayan bu sıradan fotoğrafın, bu kadar basit ama güçlü olmasının bir nedeni var. Görüldüğü gibi fotoğrafta, Iraklı iki kano yarışçısı, yarışta iki ABD’li kano yarışmacıyla çekişiyor… Fotoğrafçı o anı dondurduğu için yarışı kimin kazandığını bilemiyorsunuz. İşte, fotoğrafın gücü de bu: Sadece o an için sonsuz bir eşitlik! Ama her fotoğraf gibi o fotoğraf karesinin de elbette bir öncesi ve bir sonrası var, haliyle eşitlik bozuluyor… Hattı zatında sinema okulu öğrencilerine böylesi fotoğraflar güzel bir ders konusu da olur: Bir fotoğraf gösterip o fotoğrafın geçmişi ve sonrası öğrencilere ders konusu olarak verilmeli; gerisi artık öğrencilerin hayal gücüne kalıyor. Bu fotoğraf da işte böyle bir fotoğraf ama hayal gücüne gerek yok. Öncesi sadece Çin basınında yer aldı ama dünya basınıysa es geçti. devamı…

Çirkinliğin Çin’de bir estetik olarak vücuda gelmesi meselesi

Uzun zaman Çin’de yaşayanların kanıksadıkları ve farkına varamadıkları bir gerçeklik de Çin’de çirkinliğe hem de olabildiğince çirkin olana çokça değer veriliyor olmasıdır.

pekin-operasi-011

Lafı uzatmayayım; mesela Pekin Operası: İlk elden; oldukça şaşalı bir görünümü olan bu sahne sanatında çalınan müzik, müziğe biraz aşina olanları cidden rahatsız eder. Bu operanın detone çalınan belirgin gong en sesi en sarih olanı ve en sinir edenidir. Kedi viyaklaması benzeri konuşmalar ve şarkı sözleri de cabasıdır denilebilir. Pekin Operasını Çinliler bile dinlemiyorlar. İlk geldiğimde anlamaya çalışıp pek anlayamadığım bu operanın her noktası bir acayip (sonrasında bu operayla ilgili özellikle kitaplar okudum da biraz dinginleştim). Ayrıca; dediğim gibi Çinliler bile bu Pekin Operasını seyretmiyorlar ve sevmiyorlar. Beş yıl kadar önce Çin hükümetinin aldığı karar uyarınca geleneksel kültür değerlerine sahip çıkma politikasıyla bu sahne sanatı Çin’de tekrar canlandırıldı. Ancak dediğim gibi bu operayı sevmemek için neden çok. Diğer bir örnek; oyuncuların yüzleri boyanırken ve özellikle de erkek yüzlerini çirkinleştirmek için elden ne geliyorsa yapılıyor; bu kadar mı canavar görünümlü yüzler yapılır! 5-6 yaşındaki çocuklar görse kesinlikle ağlayarak kaçar. İnsan soruyor ama yanıtını bulamıyor: “Peki zorunuz ne? Neden çirkin yapmak zorundasınız?” Pekin Operasıyla ilgili bir diğer örnek: Operadaki karakterlerden birilerinin kafasının üzerinden çıkan upuzun tüyler aynen hamam böceği gibi ve o iğrenç hamamböceğinden hiçbir farkı yok. Hatta hamam böceği doğal bir hayvan olduğu için belki bu denli itici olmaz ama bu böcek görünümlü kostüm ve yüz boyama ilk kez gören kişiyi kesinlikle korkutur. Operadaki konuşmalar, hareketler, müzik, kostüm, yüz boyama vs son derece renkli ama işte bu sahne sanatı çirkinliğin üzerine kurulmuş bir estetik; bu çok net! Hamam böceği gibi bir görünüme bürünmek ve yüzü en çirkin bir biçimde boyamak başka nasıl anlatabilirim bilemiyorum ki? devamı…

Harbin’den çirkin ve güzel manzaralar

  • 12 February 2009
  • Kategori:Harbin

harbin-1

Pazar günü sabahın köründe uyandırılır mı? En gıcık olduğum şey! Haftanın tüm saatlerini sepete koyuyorlar, Pazar sabahı iş yapıyorlar: Harbinli organizatörler haftanın tüm günlerini ve diğer saatlerini bırakmışlar beni Pazar sabahı uyandırıyorlar. Dellenmemek içten değil ama “sen misin beni uyandıran” dedim ve aldım sazı elime: devamı…

Sohbet ederek hacet giderilen tuvalet

tuvalet

Pekin’e ilk geldiğimde bu türden umumî tuvaletler çokçaydı. Sonra olimpiyatların gazıyla da hızla tadilata girdiler ve hemen hepsi kalktı. Ama daha yeni, yine gördüm. Hem de meşhur Yasak Kentin etrafındalar, yani Pekin’in tam göbeğinde.

Gördüğünüz gibi kapı falan yok. Ben bu ayakyolunu daha önce hacetini gideren Çinlisiyle birlikte yine Yasak Kentin tam karşısında kalan Tienanmın meydanının yanındaki Ulusal Müzede görmüştüm. Burası tam kentin göbeğinde bir yerdir. Üç tane müzeyi birleştirip tek müze yaptılar. Şimdi burada restorasyon var. Olimpiyatlar başlamadan çok önce kapandı. “Çok uzun yıllar sürecek bir restorasyon olacak” diye okumuştum. Neyse, işte ben de bu müzeyi gezerken bi de bu yüz numarasına girmiştim. Baktım bu koca merkezdeki tuvaletlerin kapısı yok. İlkin inanamadım. Ama gözlerimle gördüm işte: Hatta adamın teki takmış kulaklığını müzik dinleyerek borcunu ödüyordu. Pekin’in tam göbeğinde hem de müzede olacak iş mi bu? Ama oluyor işte.

Şimdi bu müzede açılacak yeni ayak yolunun çok iyi olacağından eminim. Ama işte müzeye birkaç yüz metre uzakta umumî tuvaletler aynen yukarıdaki fotoğraftaki gibi ve kapısız.

Bu arada dikkat! Helalar alaturka. Bu eski Pekin’de hep böyle. Hatta Çinliler bir de incelik yapmışlar ve ön tarafa bir panel eklemişler. Hani tiyatrolarda, sahnenin tam ortasında ve önde yer alan, kişinin içeride seyirciye arkası dönük olarak oyuncuya sufle verdiği kapalı bölüm var ya, işte ona benzemiş! Şahsen tuvalet kuburundaki bu çıkıntı bana bunu çağrıştırdı valla… Ben Selanik’teki umumî tuvaletleri de alaturka görünce bir an şaşırmıştım ve Yunanlara “ulan hâlâ atalarımızın yaptığı tuvaletlere mıçıyonuz, bi de bize lölö ediyonuz” diye de söylenmiştim. Ama Selanik’i aklım alır da Pekin’deki alaturka tuvaletler ne iş ola ki? İşte araştırmacılarımıza bir diğer önemli konu da benden: “Yan taraftaki konuklarla sohbet edilerek hacet edilen Pekin’deki bu abdesthaneler neden alaturkadır ve/ya da Pekin’dekiler böyleyse, neden Türkiye’deki umumî helaların kapısı vardır?”

(Not: Yazıda WC ile ilgili olarak aklıma gelen farklı sözcükleri yazdım, daha çok vardır eminim, benden bu kadar.)

Boktan yıllar…

tezek-3

Yani bok derken “tezek” diyorum. Şimdi, bu yıl Çin’de öküz yılı. Bu yıla inek, sığır, boğa vs ne derseniz diyin.

Öküzü bilir misiniz, iyi sıçar; lööööp diye. Bilmem sizler bu inek sıçmasını hiç gördünüz mü? Ben küçükken gördüm ve bilirim. İstanbul Beylerbeyi’nde oturuyoruz o zamanlar. Yukarıda Küplüce mahallesindeyiz. Oraya Anadolu’dan kopup gelen çoktu. Çoğu da Karadeniz kıyılarından. E, haliyle adetlerini ve alet edevatlarını da bırakacak değiller. Hayvancılığı da getirmişler ve İstanbul’un göbeğinde de devam ettiriyorlar. 1973-74 yılları vs. Yerleşim yerimizde büyüklü küçüklü boynuzlu hayvanın her türlüsü var. Hatta hayal meyal anımsıyorum, boğa güreşleri bile olurdu. İşte bu hayvanların bir sıçması vardır, amanin! Lööööp diye düşerdi. Bu löp sesi ve bokun yayılımı zeminle ilişkilidir elbette: Düz ve sarih bir zeminse etkisi büyük olurdu.

tezek-4

Ama işte bok deyip geçmeyin. Son derece yararlı bu, hele ki fakir insan için. Alıp bu hayvanın bokunu (diğer adıyla tezek) yakacak olarak da kullanırlar. Anadolu’da bunun maddî değeri çoktur mesela. Özel olarak bu tezekler toplanır, kurutulur ve kışa ısınmak depolanır. Yani, bok deyip geçmeyin!

İşte Çin’de de böyle. Bu yıl bu hayvanın yılı. Çin’de bu inek, sığır ya da öküz işte her neyse çok saygı duyulan ve sevilen bir hayvandır. Öyle de değil midir; etinden, sütünden, derisinden, tarlayı sürmek için gücünden yararlanılan bu hayvanın işte boku da değerlidir.

tezek-1

Mesela özellikle Yüinnan (Yunnan) eyaletinde bu hayvanın boku aynen bizim Anadolu’daki gibi tezek olarak değerlendiriliyor, büyük olasılıkla Çin’in her eyaletinde de böyledir.

İşte; Çinlilerde geçmişe ihanet olmaz. Toprağa, vatana, geçmişteki fakirliğe ve yüzde 60′ı halen kırsal kesimde yaşayan insanlara ihanet olmaz. Çinliler daha yakın bir zamanda fakirlikten geldiklerini unutmazlar. Henüz 50-60 yıl kadar öncesine kadar açlıktan ölenlerini unutmazlar. Anne ve babalarının ölmemek için ağaç köklerini yediklerini bilirler, şimdiyse bir lokantaya gittiklerinde en fazla iki bilemediniz üç kap yemek ısmarlarlar çünkü içinde bolca et olan bu üç kap yemeği bitiremeyecek kadar yemek kapları büyüktür. Doğru mudur bilemem ama ben hep bunu geçmişte yaşadıkları bu olumsuzluklara veririm: Açlıktan ölen bu insanların çocuklarının yemek kapları şimdi dolu dolu, ucuz ve çokça da etli.

tezek-2

Yani, kısaca bu ülkede ihanet olmaz; ihanet vatan hainlerinin işidir ve bizim ülkemizde de ne yazık ki çokça vardır. Neyse, işte Çin’deki kentlerde yaşayan adam da bu hayvana değer verir: Bu hayvanın bokunu alır, bundan şişme bir oyuncak yapar ve kentin orta yerinde satar. Bu boku satın alanlar da satanlar da bana bir sürü poz verdiler; hem videoya kaydettim hem de fotoğraflarını çektim.

Halbuki başka yerde mesela ülkemizde inek, öküz aşağılanmayla eşdeğerdir. “Öküz adam” deriz, çalışkan öğrenci için “inek gibi çalışıyor” deriz. “Ne sığırsın anlamıyorsun” deriz, deriz de deriz. Ama Çin’de inek tam tersine mükemmellikle, en üst düzeyde yer almakla eşdeğerdir.

tezek-5

Bir Çinli birisini taktir edeceği zaman şöyle yapar: Diğer parmakları içe katlayarak işaret parmağını karşısındaki kişiye hani bizim de yaptığımız gibi “çok iyi” anlamında hızla uzatır ve Çince “öküz” (niu) der. Bu işaretle birlikte bu öküz seslenişinin anlamı “çok iyi”, “mükemmel”, “en üstün” anlamındadır. Ama bu hayvanı bizler ne yazık ki aşağılamışız; çağdaş olacağız ya!

Bakın bakalım (kendiniz dahil) etrafınızda bu nitelemeyi hak eden kaç “öküz” var?

tezek-6

yılanı burnundan alıp ağzından çıkaran…

ditan-2009-ocak-yilan-151

yilan

Yukarıdaki linki tıklayın ve başlıkta yazılanı seyredin. Her zaman ve illaki her şeyi yazmaya gerek yok. Başlıkla da bu iş oluyor… Kısaca göreceksiniz ki Çin’de ekmek parası kazanmak hiç de kolay değil. Yiyiyorsa siz de yapın! (Uzmanların tavsiyesi uyarınca, yanlız başınıza iken ve yanınızda doktor olmaksızın böylesi muhataralı aksiyonlara girişmek el-cümle için uygun değildir. Yok “yapacam ben de kardeşim” derseniz, bi videoya çekip buraya gönderirsiniz artık. Eee gönderin, fikir bendendi ama)…

Çin’in (istemeden) hediyesi: BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon… (ya da Türkler hiçbir şey yapamıyorlarsa “Ban Ki-moon istifa etsin kampanyası” -hadi facebook’a- başlatsınlar)

Benim de çorbada bir tuzum olsun. Davos’a çalakaşık dalayım:

Türkiye televizyonlarını internetten izlemek kolay değil, basından okuyoruz ama o da bir yere kadar. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un Davos’taki tartışmada Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’ya çektiği hareket az konuşuldu, konuşulduysa bile arka planına değinilemedi. Olayı anımsatayım: Amr Musa, Tayyip Erdoğan giderken heyecanla iki eliyle Erdoğan’ın elini sıkmış, sonrasındaki saniyelerde “acaba ben de mi şu ortamı terk edip gitsem” şeklinde tereddütte kalmış ama Ban Ki-moon bir el hareketiyle Musa’ya koltuğu gösterip oturmasını istemiştir. Belki o an, tarafsız olması gereken o “Ban adam” tarafsız kalsa, Amr Musa’ya dokunmasa, belki de Amr Musa da orayı terk edecek ve dünya şu an başka bir merhaleye girecekti.

Zaten şu BM’yi oldum olası sevmem. BM kısaca, hiç bir işe yaramayan ABD’nin kucağına oturmuş kukla bir örgüttür. Her ülkeden paraları alır yer ve ama ilginçtir BM’ye en çok borcu olan ülkelerden biri ABD’dir (bilemiyorum belki şimdi azalmıştır). Arada bir birileri çıkıp, “aaa BM iyidir, şunu şunu yaptı, Moon zaten sembolik başkandır, ondan fazla bir şey beklemeyin” şeklinde saçmalıklar duyarsanız da bu lafların, o kişinin saf ya da cahil bıraktırılmış olduğuna delalet olduğunu belirtmeliyim. ABD, merkez binasının New York’ta olmasından dolayı zaten kucağına oturtmuş olduğu bu kurumu istediği gibi kullanırken, işlerini de kendi parasıyla değil de sömürdüğü diğer ülkelerinin parasıyla yapmaktadır; yani ABD kendi hesabına göre akıllıdır! Beri yandan insanlar da BM’nin artık ne menem bir kurum olduğunu iyice anlamaya başladılar.

Bu Ban Ki-moon denen adam seçildikten sonra Saddam Hüseyin’in idamıyla ilgili olarak “idam her ülkenin kendi vereceği bir karardır” diyerek harbi ABD’ci bir politikası olduğunu ve BM’nin de ne işe yaradığı bizlere bir daha göstermiştir. Beri yandan bu Ban adam, İsrail’in son Gazze bombalamasında “İsrail’in Birleşmiş Milletler birimlerini bombalaması karşısında infial halindeyim” diyerek mizahçıların sınırlarını bile postmodern bir şekilde de zorlamıştır. Bunlardan başka bir süre önce de “İsrail’in Gazze’yi vurması ve ölü sayısı tahammül sınırını aştı” demiştir ki ben gazeteci olarak adamı Çin’de izleyebilsem kesinlikle sorardım; “acaba sizin tahammül sınırınız kaç ölüdür?” “Ban adam”ın katledilecek insan sayısında demek ki bir sınırı var; bu da böyle bir BM başkanı işte!.. Bu BM başkanın ipliğini pazara çıkarmak için o kadar neden var ki yaz yaz bitmez. Ancak Ban’ın o irreti edici İngilizce konuşması yok mu, işte o beni deli ediyor. Mecbur musun İngilizce konuşmaya, Korece konuşsana! Yok, o ruhunu ABD’ye satmış ve çok büyük olasılıkla da o zamandan beri çekik gözlü olarak doğmuş olduğuna utanıyordur. (Nasıl aşağılıyorum ama…)

İşte, bu Ban beyi seçtiren en önemli güç ne yazık ki Çin oldu. Çin yıllardan beri BM Genel Sekreterliği için “yeter artık, BM Genel Sekreteri bu sefer de Asya’dan olsun” diyerek herkesin başının etini yedi. Kuralları bilemiyorum ancak muhtemelen BM Daimî üyesi beş ülkenin vatandaşları BM Genel Sekreteri olamıyordur. Yani Çin istese bile muhtemelen Çinli biri BM Genel Sekreteri olamayacaktı. Ancak Çin’in “illa ki Asyalı olsun” diye diretmesinde ne vardı ki? Yani ve kısaca, Çin BM’nin başına böyle Amerikancı bir kişiyi getirmek için mi yıllardan beri kulis yaptı? Yazık olmadı mı onca emeğe? Ban Ki-moon denen ve Moon tarikatı üyesi olduğu iddia edilen bu kişi gelse ne olur gelmese ne olur. Çin bıraksaydı da keşke başka biri geleydi BM’nin başına. Al işte, bu Ban denen adam yüzünü her zaman gösteriyor, yine gösterdi ve Amr Musa’ya “otur yerine” işareti yaptı; nasıl da kendisine verilen görevi layığıyla yerine getiriyor ama. Nerede bunun “Asyalığı”?

Çin’in dış politikası çoğu zaman işte böylesine üstünkörüdür. Halbuki vur yumruğunu masaya yap lobiciliğini, yap kapı arkası görüşmelerini, yap kulisini seçtirt istediğin kişiyi. Seçtiremezsen bile o yolda olduğunu bilsinler. Al işte Asyalı dedin, bir Amerikalıyı seçtirdin. Oldu mu ya! Çin’in Asyalı olsun diye bastırdığında, Ban’dan başka Litvanya hariç tüm adaylar Asya’dandı ve toplam Asyalı aday sayısı 6′ydı. Ama sonuç: Al işte ABD’li ve Moon tarikatından biri. Halbuki Çin o zaman Asyalı diye direteceği yere içeriği bugünlerde çok daha anlamlı olmaya başlayan “Avrasyalı” biri olsun diye diretseydi, şimdi her şey farklı olurdu.

Avrasyalılığın coğrafî değil de siyasî bir terim olmaya başladığını anlayan, diğerlerinden çok adım önde olacaktır.

Bu birinci dersti. Gelelim ikinci derse:

O Davos tartışmasında fırtınanın koptuğu yerdeki insanların milliyetlerine bakalım. İsrail, Türkiye, Mısır, Kore ve bunların yanında olmazsa olmaz olan jandarma ABD. Yani ülkeler Avrasya’dan. Davos olayı, dünyanın geleceğinin artık Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı yerde yani Avrasya’da gerçekleşmiştir; hem de coğrafî olarak Davos’un batının tam da ortasında olmasına rağmen. Bu fırtına normaldir ve daha çok fırtınalar kopacaktır. Erdoğan’ın yaptığı hareketin şusu busu çok konuşuldu ve konuşulacak. Ancak öyle ya da böyle çektiği hareketle herkesin taktirini kazandı. Doğruya doğru!

Bundan sonra rüzgârı Avrasya’dan esiren kazanacak. Batıdan estirenlerin miadı dolmuştur. Artık insanların son kullanma tarihine dikkat edilecektir. Bu da ders ikiydi…

Sı Çin Gı Rı Lı (Si Qin Ge Ri Le)

Turizm İşletmecilik okuduğum yıllar: Balıkesir tam bir öğrenci kenti ve herkes her akşam birilerinin evinde misafir. Bir akşam, biz dört ev arkadaşı caddenin karşısındaki beş arkadaşın kaldığı evdeyiz ve başka arkadaşlar da var. Geçmiş gün ayrıntıları unuttum ama durum şu: Bir kız arkadaş orada bir türkü okudu. Kız alımlı bir kız değil. En azından o zamanki bakışım öyleydi, şimdi olsa belki farklı olur, neyse. Kızın okuduğu türkü sanki bir tür ağıt gibiydi. Belki ağıt değil de ben bugünden geçmişe bakarak o türküye böyle diyorum. Kız türküyü okudu ama söylediği türkü türküden daha fazla şeydi. Sanki türkü söylenmiyor da bir tanrıçanın ezgisini duyuyordum. Mıh gibi kalmıştım. Ancak sadece ben değil herkes öyle pür dikkat kalakalmış türküyü dinlemişti. İşte tam o anda beni sersemleten bir düşünce geçti aklımdan: “şimdi bu kız türküden sonra yanıma gelse, beni sevdiğini ve hatta benimle evlenmek istediğini söylese”. Hani öyle bir atmosfer var ki evin içinde “hayır” demenin olanağı yok. Yani bana hiç de güzel gelmeyen birisine, yaktığı türküsünden ötürü zorunlu tutulma, mecbur olma, zorla zincirlenme, tutuklanma; artık her ne denirse ,hayatımız genç yaşta kayıp gidecek ve bu kız bunu sadece bir türküyle yapacak… Neyse ki türküyü bitirdikten sonra bana böyle bir şey demedi de ben de zorla onu sevmek zorunda kalmadım. Komik yahu!.. Ama diyeceğim şu ki bir türkü insanı bu derece mi etkiler!? İşte etkilenmiştim. Sonradan bu durumu ev arkadaşımla da konuşmuştuk. Konuşmadan çıkan şu oldu ki yanlış düşünmemişim, gerçekten bir kızın bir türküyle insanları ne denli değişebileceğini anladım.

İşte yıllar sonra şu aşağıda seyredip dinleyeceğiniz videodaki Çinli de bende aynı duyguyu uyandırdı. Çinli bayan şarkıcı Moğol. Büyük olasılıkla İç Moğolistan eyaletinden. Çince adı Sı Çin Gı Rı Lı (Si Qin Ge Ri Le). Moğolca adının Latince ya da Türkçe yazılışını bilmiyorum. Şarkının adıysa Mu Gı (Mu Ge). Yani kısaca çobanların şarkısı, sadece çoban şarkısı diyebiliriz, şarkının bir adı yok. Müzik Moğolca değil, Çince. Keşke Moğolcası olsaydı ama onu da bir gün bulurum buraya koyarım.

Yukarıdaki laflarımı boş verin ama diyeceğim o ki yıllar sonra sesine ve dahi güzelliğine aşık olacağım şarkıcının bir benzeri işte yıllar sonra Çin televizyonunda karşıma çıktı. O parçayı seyredip dinledikten sonra programın tekrarını bekleyip kaydettim. Bilinen o ki Moğol kızlarının güzellikleri dillere destan. (Bunu Moğolistan Büyükelçiliğinden bir kıza da söylediğimde gülmüştü. Eh, bizimki boşboğazlık canım, ama onun da hoşuna gitti tabi) Ve elbette Sı Çin Gı Rı Lı’yı daha da güzel yapansa söylediği şarkı. Şarkı sözlerinin İngilizce’sinin altyazısı videoda var; bir göz atın! Müzikle birlikte dinleyince bu parça bir aşk şarkısıymış gibi geliyor kulağa ama değil, yurdunun güzelliğini anlatıyor. Eh, ülkesini seven, böyle güzel sesli, güzel bir Çinliye aşık olmayacağız da kime aşık olacağız!

Müziğin introsu yine Moğolların geleneksel halk müziğindeki gibi gırtlaktan. (İlginç, bu mükemmel gırtlak müziğini neden biz Orta Asya’dan alıp da Anadolu’ya getirmemişiz ki!) Müzikteki ana çalgı yine Moğolların geleneksel atbaşı kemanı. Bu enstrüman bizim kemençenin kabası ama görünümü kemanı da andırıyor. Güzel sesli, güzel Moğolun videosu burada. Ne güzel gülüyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. (bu arada sahne performansına, kostümlere, ışıklara vs dikkat edin. İddia ediyorum Çinliler bu sahne sanatları işinde dünya çapındalar, hatta bir numaralar)… Hadi siz de aşık olun bakalım:

si-qin-ge-ri-le

Aşağıdaki müzikleri de badiu.com’dan araştırdım ve indirdim. İlk müzik, aynı parçanın bu sefer bizim bildiğimiz klasik keman ile çalınışı. Aslında parçanın farklı remikslerini de buldum. Hepsini buraya alacak değilim yine de en güzellerinden birini indirdim: Bunda lirik yok sadece müzik var. Parçanın introsu bana nedense Angelo Badalamenti’nin “İkiz Tepeler”ini çağrıştırdı. Ancak ilginçtir, Camille Saint-Saëns’ın Hayvanlar Karnavalı’ndan C Minör 3 Numaralı Senfonisi’ndeki “Kuğu”sunu (Le Cygne) da bir dinleyin. Her iki müziği alt alta koydum. Bakın bakalım, acaba Saint-Saëns bu güzel bestesini Mu Gı’dan esinlenerek mi yapmış!?

mu-ge

le-cygne

Güzel sesli, güzel Sı Çin Gı Rı Lı’nın blogu da burada. Ancak burası onun resmî sitesi mi değil mi bilemiyorum. İsteyen bir göz atar: http://sqgrl.blog.sohu.com/